Çevre: bir giriş

Çevre: bir giriş

Çevre krizinin ve nedenlerinin özeti ve incelenmesi, sorunların çözümüne dair düşüncelerimiz.

Dünya, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş ölçekte bir çevre kriziyle karşı karşıyadır. Bu kriz hâlihazırda insanların çektiği birçok acının nedenidir; böyle giderse, gezegen üzerindeki insan hayatının yok olması riskini de taşımaktadır.

Çevre sorunları

Bugün dünyaya en zararlı olan çevre sorunları:

  • Hava kirliliği: iklim değişikliği yaratır; sıcaklıklardaki genel bir artış hava koşullarını ciddi biçimde bozarak milyonlarca insanın ölümüne neden olan sel, kıtlık ve hastalık gibi felaketlere sebep olur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, hava kirliliği aynı zamanda ozon tabakasını (güneşten gelen ve kansere sebep olan tehlikeli ışınları süzer) tahrip eder ve insanlar arasında, yılda 6 milyondan fazla kişiyi öldüren solunum yolu hastalıklarına ve diğer hastalıklara neden olur.
  • Katı atık: deniz ve kara, tehlikeli endüstriyel atıkların (cıva ve nükleer atık gibi) boşaltılmasıyla zehirlenmektedir. Ayrıca, biyolojik olarak bozunmayan materyallerin, ürünlerde ve ambalajlarda kullanılması, dünyanın birçok yerini büyük çöplüklere çevirmiş, insanları zehirlemiş ve yaralamıştır.
  • Toprak erozyonu: kimyasal gübrenin, zirai böcek ilaçlarının vb. kullanımı, arazinin uygunsuz kullanımı ve ağaç kesimi gibi faktörlerin sonucudur. Bu nedenlerle, toprak, üretiminden daha hızlı bir oranda aşınır ve kırsal yoksullukta pay sahibi olur. Bazı bilim insanları, 2030’da dünyadaki ormanların sadece %20’sinin kalacağını, bunların %10’unun orman vasfını yitirmiş alan olacağını öne sürüyor.
  • Nesil tükenmesi: Bitki ve hayvanların nesli, dinazorların yok oluşundan bu yana, hiç olmadığı kadar hızlı tükenmektedir. Türlerdeki bu kayıplar bütün yaşamın bağlı olduğu ekosisteme yavaş yavaş zarar verir.

Çevre krizinin arkasında ne var?

İnsanlar sıklıkla, dünyayı bugünkü haline getiren nedenlerin, insan nüfusunun fazla olması ve modern teknoloji olduğunu söylüyor.

Oysa, çevresel olarak en yıkıcı olan uygulamaların çoğunu ne insanlar yapmıştır ne de bu uygulamaların insana faydası vardır, ve mesele çoğu modern endüstriyel teknolojinin özü itibarıyla yıkıcı olması da değildir.

Sorun çok fazla insan olması ya da modern teknolojinin özünün tahrip edici olması değildir. Sorun, bugünkü haliyle toplumda ve bilhassa endüstridedir. Özellikle, petrol, kömür ve gaz gibi fosil yakıtların yakılması, karbondioksit (CO2) salınımı, gezegeni felâkete sürükleyen küresel ısınmaya neden oluyor. Oysaki bu şekilde olmak zorunda değil.

Çoğu tehlikeli madde ya da teknolojinin yerine bir başkası konulabilir. Fosil yakıtları kullanmak yerine, rüzgâr ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynakları kullanılabilir. Biyolojik olarak bozunmayan plastik bazlı petrokimyasallar (plastik poşet gibi ), nişasta bazlı plastiklerle (doğada ayrışabilen) yer değiştirebilirler.

Çevre dostu bir şekilde yaşamak, mutlaka daha düşük bir yaşam standardını kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Çevresel krizin asıl suçlusu, sıradan insanların ışıkları çok fazla açık bırakması veya yanlış tip sabun kullanması değildir. Sürdürülemez olan şey müsrif kar üretim sistemidir. Çevresel krizin asıl suçluları kapitalizm, hükümetler ve bu güçlerin yarattıkları toplumdur.

Kapitalizm

Kapitalizm, pazar rekabetine ve kârına odaklanmış, son derece müsrif bir üretim sistemidir. Bu rekabet ortamında ayakta kalabilmek için şirketlerin karlarını maksimum düzeye çıkarmaları gerekir. Ve karların maksimum düzeye çıkması için, maliyetin düşük tutulması gerekir. Nasıl ki işçilere yapılan ödemeler minimumda tutulması gereken maliyetlerse, doğayı koruma ve atıkların güvenli imhası için gereken maliyetler de öyledir. Kapitalizme giriş yazımızı buradan okuyabilirsiniz.

Güvenlik teçhizatının kurulması ve tehlikeli maddelerin kullanımının izlenmesi, maliyeti artırır ve potansiyel kazançları azaltır. Bu maliyetleri, kirlilik şeklinde topluma yöneltmek daha karlıdır.

Bütün üretimin, müsrifçe ve verimsiz bir biçimde olduğundan bahsedilmedi. Ürünlerin büyük çoğunluğu satışları yüksek tutmak için bozulacak şekilde yapılır (‘planlı eskime’). Kullanışsız ve verimsiz mallar teşvik edilir ve çoğunlukla hükümet politikalarının yardımı eşliğinde oldukça güçlü reklamcılık araçları ile satılırlar (yaygın toplu taşıma yerine özel araçlar gibi). Üstelik bu reklamlar, artık “havalı” olmayan kullanışlı ürünleri atıp, yerine yenilerini alma konusunda bize bir baskı uygular.

Gerçekte kapitalizm altında üretilen malların tümü insanlar tarafından tüketilmez. Bazen şirketler, bazı ürünleri, fiyat çöküşüne ve ekonomik durgunluğa (recession) sebep olacak şekilde, pazarda satılabilecek olandan daha fazla üretir. Patronların çözümü, ‘fazla’ olan malları ihtiyaç sahiplerine dağıtmak yerine, imha etmek ya da stoklamak olur. 1991’de dünya çapında, fiyat seviyesini korumak için stoklanan 200 milyon ton tahıl vardı. Bunun üç milyon tonu o yıl Afrika’daki açlığı ortadan kaldırabilirdi – ve şimdi durum hala değişmedi, dünyadaki yiyeceklerin neredeyse yarısı her yıl israf ediliyor.

Devlet

Kapitalist bir toplumda, bir devletin başarısı ya da başarısızlığı içerisinde olduğu kapitalizmin başarısına bağlıdır. Bu nedenle ekonominin kârını ve büyümesini teşvik etmek, herhangi bir devletin kapitalist toplumdaki ana görevidir. Konuyla ilgili olarak devlete giriş yazımızı okuyabilirsiniz.

Devlet, güçlü çevresel koruma yasalarını şirketlere uygulamak istemez; çünkü şirketlerin kârlarını (ve kendi vergi gelirini) budamak istemez.

Buna ek olarak, sıkı çevre yasalarının ülkeleri ‘yatırım için cazibesiz’ yapmasından korkulur. Örneğin, 1992’de Hollanda’daki büyük işletmeler, karbon kirliliği ile ilgili önerilen bir vergiyi, yatırımları başka ülkelere kaydırmakla tehdit ederek önlemişlerdi.

Doğal olarak, çevre, devlet araçlarıyla ya da ‘Yeşil Parti’nin seçilmesi ile korunamaz. Yeşil Partiler her zaman, diğer tüm muhalif partileri gibi, muhalefetteyken hep radikal konuşurlar ama iktidardayken diğerleri gibi davranırlar. 2001 yılında Almanya’da Yeşiller Partisi hükümetin bir parçasıydı. Nükleer atıkların taşınmasına karşı yapılan protestoları kınadı ve yerel protestoculara karşı 17,000 polisin seferber edilmesinden ortak bir biçimde sorumluydu.

2007’de, Kuzeybatı İrlanda’daki doğal gazın çıkarılmasına karşı yapılan ‘Shell to Sea’ kampanyasını desteklemiş olan İrlanda Yeşiller Partisi hükümete girdi. Yeşillerden üst düzey bir politikacının yönetime katılıp projeyi denetlemesiyle birlikte hemen duruşlarını değiştirdiler.

Sınıf

Genel olarak, çevre krizinin herkesi etkilediği ve tüm insanlığın bekası için tehdit oluşturduğu ortadadır.

Ancak, çevre krizi küresel bir tehlike olsa dahi, bundan en ağır şekilde etkilenecek olan işçi sınıfıdır. Parası olanların başka yerlere taşınmaya gücü yetebilecekken çevresel tahribata neden olan tehlikeli işleri yapacak olan ve kirlilik yüzünden zarar görmüş yerlerde yaşayacak olan bizleriz.

Uzun vadede küresel çevre krizi herkesi etkileyecekken, şu aşamada ona karşı savaşmak herkesin çıkarına değil: devlet ve patronlar çevreye zarar veren süreçlerden kâr elde ediyorlar. Şu an çevreyi korumakta doğrudan çıkarı olan sadece işçi sınıfıdır.

‘İş’ ve ‘çevre’ arasındaki ana akım tartışmalar reddedilmelidir. Öncelikle, çevreye zarar veren endüstrilerde çalışanlar, çoğu zaman aynı endüstriler tarafından yok edilmiş olan şehirlerde yaşarlar. Bu nedenle kendilerinin,arkadaşlarının ve ailelerinin sağlıkları, hem iş yerinde hem de evde tehlikededir.

İkinci olarak, devlet ve işveren için endişe etmek tamamen yanlıştır. Onlar, kar ettikleri sürece, o durumun iş yarattığını söyleyerek, çevresel bakış açısını önemsemezler. Ve ekonomik açıdan önemini yitirdiği zaman ya da karlılık bittiği zaman, İtalya’daki ILVA Çelik Fabrikası’nda gördüğümüz gibi, çevreye ne kadar zarar verdiğini söyleyerek kapatırlar ve çalışanları sokağa atarlar.

Sorun nasıl çözülebilir?

Kapitalizm doğası gereği yıkıcı bir sistem olduğu için, en sonunda çevresel krizi durdurmak için tek çözüm, kârdan çok insan ihtiyaçlarını odağına alan yeni bir toplum yaratmak olacaktır.

Yine de bu, bu arada hiçbir şey yapılamayacağı anlamına gelmez. Çevresel kriz kapitalizm tarafından üretildi ve ancak onunla savaşarak alt edilebilir. Ve devlet bu sistemin bir parçası olduğu için, sadece kitlesel bir taban hareketi, bunu yapmak için etkili bir yöntem olabilir.

Bunu yapmak için, çevrecilik, sınıfımızın gündelik ihtiyaçlarıyla ilişkili olmalıdır. Bu nedenle, bizler sınıf mücadelesinden ayrı olan soyut bir çevrecilikte bir fayda görmüyoruz.

İşyerlerinde

Toplumdaki tüm zenginliği üreten insanlar olarak işçiler, üretim noktalarındaki eylemleriyle, patronlara karşı güçlü bir silahı ustalıkla kullanma yetisine sahiptirler.

Çevresel hasarın büyük bölümünün endüstriden kaynaklanması ve bu kirliliğin baş kurbanlarının işçiler ve toplumumuz olması nedeniyle, işçilerin sağlık ve güvenlik mücadeleleri genellikle çevre savunmasının ilk hattıdır.

Çevresel zararı, sağlık ve güvenliğin bir parçası olarak görerek, daha iyi çalışma koşulları için verdiğimiz mücadeleyi sağlığımız (iş yerinde ve dışarıda) ve çevre için verdiğimiz mücadele ile birbirine bağlarız. Toksik maddelerin endüstriyel kullanımını teşhir edebilir, endüstriden mümkün olduğunca geri dönüştürülebilen ürünlerin kullanımını talep edebilir ve çevresel olarak zararlı ürünler için alternatifler bulabiliriz.

İşyerinde yeterli güç olduğunda, işçiler, kirlilik yaratan endüstrilere çevreciliği bile dayatabilirler. Örneğin, 1970’lerde Avustralya inşaat işçileri, çevreye zararlı projelerde çalışmak istemediklerinde, ‘yeşil yasakları’ yürürlüğe koydular.

Toplumda

Toplumda, toplu taşımanın iyileştirilmesi ve böylece bireylerin özel araç bağımlılığının azaltılmasına yönelik yapılan kampanyalar gibi, birçok işçi sınıfı çevreciliği vardır.

Bu, ayrıca, çevreye zarar veren projelerin inşa edilmesinin veya geliştirilmesinin durdurulması şeklinde de olabilir. Örneğin, 1990’ların başında İngiltere’de, ülke çapında yol karşıtı protestolar gerçekleşti. 1995 yılında bu protestoların çoğu toplum desteğini kaybetmiş olsa da, doğal alanlardan ve mahallelerden geçirilmesi planlanan 300 yol iptal edildi.

2012’de Batı Çin’deki Shifang sakinleri, Çin hükümetini, korkulan ciddi kirlilik ve sağlık sorunlarına neden olabilecek, büyük çaplı bir bakır alaşım fabrikası kurma planlarını bir kenara atmaya zorladı. Ve bugün İtalya’da, tüm toplulukları, yaşam savaşında doğrudan eylemi kullanmaya çağıran işçi sınıfı çevreciliğiyle ilgili birçok örnek var, Piedmont dağlarında yüksek hızlı demiryolu bağlantısı kurmaya karşı mücadele eden No TAV hareketi gibi.

Sonuç

Çevresel yıkım, gezegenin büyük bölümlerini yok ediyor ve kendi türümüzü olduğu kadar tüm türlerin varlığını tehdit ediyor. Ancak, bu, bireylerin kötü seçimlerinin değil, toplumun örgütlenme biçiminin sonucudur.

Şirketler, çevre hakkında endişe etmek zorunda olmadıkları zaman kârlarını en üst düzeye çıkarırken, hükümetler, katı yönetmelikleri uygulamaya çalışmayarak yatırımları teşvik ederler.

Sonuç olarak, çevreyi savunmakta doğrudan çıkarı olanlar bizler olduğumuz için, onu korumak işçi sınıfının sorumluluğundadır. Ve çevresel yıkıma karşı savaşmak için doğrudan eylemi kullanarak, eninde sonunda, kar için acımasız bir gidiş yerine, temiz ve sağlıklı bir çevreyi içeren, insan ihtiyaçlarını karşılamaya dayalı yeni bir dünya kurmak için kolektif gücümüzü kullanmak zorundayız.

Çeviri: Yeryüzü Postası.